Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV

Muhammed Mustafa SAV
Anasayfa Yazılar Şiirler Kitaplar Fotoğraflar Salavat Nükteleri Hayatı Multimedya e Kitap Linkler Ziyaretçi English

Kütübü Sitte'den Seçme Hadisler

Cemal Uşşak

(1953 - 2016)

 

Giriş

Yaşlı dünyamız insanları misafir etmeye başladığından bu yana birçok inkılaplara, değişikliklere sahne oldu. Ruh dünyası kararan, nereden gelip nereye gittiğini unutan, fıtratına yakışmayan bir yaşayış içine giren, karanlıklara gömülen insanlık kendini birçok kereler ızdırap cenderesinde buldu. Ondan kurtulabilmek için dünyasında inkılap yapacak, ellerinden tutup huzur ve saadete çıkaracak yol göstericileri arayıp durdu. İşte Allah tarafından gönderilen yüz bini aşkın peygamber, bu ihtiyaca bir cevaptan ibaretti.

Altıncı yüzyıl ise bu ihtiyacı bütünüyle duymaya başladı. Çünkü insanlık yoldan çıkmış, ruhsuzlaşmış, gayesizlik ve başıboşluk sersemliğiyle ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Tüyler ürperten, vicdanlar sızlatan, kalblere kan ağlatan nice davranışlar normal hadiseler sırasına girmişti. Manzara şairin, "Buhran içindeydi, bugünden de beterdi/Sırtlanları geçmişti beşer yıkıcılıkta;/ Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi" dediği kadar korkunçtu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor, yok yere kabilelere baskınlar düzenlenip insanlar öldürülüyor, kafataslarında içki içmek zevk sayılıyor, esirler de köleleştiriliyordu. Kölenin ise hayat hakkı yoktu. Sahibi satabilir, öldürebilir, kimse de hesap sormazdı. Kumar, içki, faiz; her türlü ahlaksızlık alabildiğine yaygınlaşmış, normal, hatta övülen hadiseler haline gelmişti. Daha kötüsü, insanlar yerleri, gökleri ve kendilerini yaratan Yüce Allah'ı unutmuş, cansız taş ve tahta parçalarından yaptıkları putlardan medet umacak kadar kendilerini kaybetmişlerdi. Sapık inanç ve adetlere körü körüne bağlanmışlardı. Böylesine bataklığa gömülmüş, düşüncesiz ve duygusuz hale gelmiş, akıl ve vicdandan yoksunlaşmış insanlık, iç ve dış dünyalarını aydınlatacak, doğru yolu gösterecek, inançsızlığın ve kötülüklerin verdiği bunalımlardan kurtaracak bir rehberi dört gözle bekliyordu.

Cenab-ı Hak, insanları fazla bekletmedi. Rasul-i Ekremi'ni (a.s.m.) gönderdi. O, türlü engellere rağmen , bütün gücüyle hakikatleri anlatacak, insanları çirkef hayattan kurtarmaya çalışacaktı. Onun işi zordu, şüphesiz. İnsanların sadece birkaç alışkanlık ve adetini değil, tepeden tırnağa bütün huylarını değiştirecek, bütün duygu ve kabiliyetlerini geliştirip inkişaf ettirecekti. Halbuki tarihte en büyük dahiler bile ancak bir veya birkaç duyguyu, kabiliyeti veya seciyeyi-o da ancak birkaç kişi veya küçük bir grup insanda-geliştirebilmiş ve harekete geçirebilmiştir. Vazifesi, gerçekten ağırdı. Çünkü dünya, kurulduğundan bu yana böylesine bozulmamıştı. O bozuk ve vahşi insanları sadece o günün dünyasının değil, bütün çağların en medeni insanları haline getirecekti. İnsanları korku, tehdit ve hilelerle yanıltmak, yönlendirmek mümkündü. Ama tesiri uzun sürmez, geçici ve sathi olurdu. Bu hem onun yaratılışına, hem de vazife anlayışına zıttı.

O kalblerin derinliklerine nüfuz edecek, akıllara hitap edecek, en ince duyguları heyecana getirecek, kabiliyetleri filizlendirecek, kötü huyları söküp atacak, ruh ve nefislerini terbiye edecek, eğitecekti.

İşte Allah Rasulü bu çetin görevle baş başaydı. Allah' a dayandı, güvendi, "Bismillah" dedi, yola çıktı. Sonunda, Rabbi onu muvaffak kıldı. Işık tuttu, yol gösterdi. Faydası, zararı olmayan putların ilah olamayacağını , alemlerin yaratıcısının bir olduğunu ilan etti. Kalblere ve akıllara tevhid inancını nakşetti. İnsanlığı yüzyıllardır merak ve dehşete düşüren "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularının cevabını en ikna edici bir şekilde verdi. Ruhlar aleminden geldiğimizi, ebedi alemin yolcusu olduğumuzu , dünyada ise imtihan edildiğimizi anlattı. Onun getirdiği nur ile insan hiçlikten kurtuldu, gerçek değerini buldu, yaratıkların efendisi, yeryüzünün halifesi oldu. Her şey onun getirdiği hakikatle aydınlandı , mana kazandı. Lüzumsuz, cansız , ruhsuz ve ölü sanılan kainat birdenbire canlandı. Birbirine düşman yaratıklar dost ve kardeş oldu. Ayrılık ve yokluğun sillesini yiyen canlılar rahat bir nefes aldı. Kainat bir matemhane olmaktan kurtuldu, zikirhaneye döndü. Herbir yaratık vazifeli birer memur oldu. Böylece Kainatın çok manalı , sanatlı, ilahi bir eser olduğu anlaşıldı.

Kainat aradığını bulmuştu . İnsanlık sevgilisine kavuşmuştu . Onun için de, onu gönül tahtına oturttu.

O yüce Rasul, engin şefkatiyle bu dünyada mesut bir hayatın nasıl yaşanacağının, bu kısacık dünya hayatında nasıl ebedi bir hayat kazanılacağının yollarını gösterdi. Her şeyden önce yaşayışıyla da bunu sergiledi. Her dakikasını , her saniyesini "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud Sô.resi, 112) İlahi emri gereğince istikametle geçirdi; bir an için olsun doğru yoldan ayrılmadı , ifrat ve tefrite düşmedi. Kur'an ahlakına büründü, emrettiklerini harfiyyen yaşadı, yasakladıklarından kaçındı. Hz. Aişe, "Onun ahlakı Kur'an'dır" buyururken bu gerçeği dile getirmişti. Bunun için de Kur' an ' ın , "Şüphesiz sen en güzel ahlak üzerindesin" (Kalem Suresi, 2) iltifatına mazhar olmuştu . Çünkü ona o güzel hasleti, Allah vermiş , onu insanlığa örnek ve model yapmış, o güzel hasletin başkalarında da görünmesini istemiş ve şöyle buyurmuştur: "And olsun ki,   Rasûlullah'ta sizin için, Allah'a ve Ahiret Gününe kavuşmayı ümit edenler ve Allah' ı çokça ananlar için en güzel örnekler vardır. " (Ahzab Suresi, 21.) Başka bir ayetinde de, "Peygamber size neyi getirdiyse alınız , neyi yasaklamışsa ondan sakınınız" (Haşr Suresi, 7) ferman etmiştir.

Rabbimiz, Kur'an'ın gösterdiği ahlak esaslarını en güzel bir şekilde yaşayan, o ahlak üzerine yaratılan , Allah'a olan imanı, ibadeti, bağlılığı, şükrü , ciddiyet ve kararlılığıyla dostlarının sevgisini, düşmanlarının takdirini kazanan o büyük insanı, meşhur ve mümtaz zatı örnek edinmemizi emrediyor. "O kendiliğinden konuşmaz. Ancak vahyedileni söyler" (Necm Süresi, 3, 4) buyurmak suretiyle de onu dinlemenin, emirlerine uymanın ne derece gerekli olduğuna dikkat çekiyor.

Biz de ona uymak ve yolundan gitmekle mükellefiz. İnsanın dünyaya gönderiliş gayelerinin en önemlilerinden birisinin Allahı sevmek olduğu düşünülürse yine ona uymak gerektiğini anlarız. Çünkü Allah'ı sevmenin yolu   Rasûlullah'a tabi olmaktan geçer. Allah'ı sevmek, O'nun razı olacağı işleri yapmak demektir. O'nun razı olduğu işleri ise en güzel bir şekilde   Rasûlullah göstermiştir. O halde Allah adına sevilmeye, tabi olunmaya en layık olan da odur. Nitekim, Al-i İmran Suresi'nin 31. ayetinden şu gerçekleri anlamamız mümkündür:

"Eğer Allah'ı seviyorsanız,  Rasûlullah'ı da seveceksiniz. Eğer Allah'ı seviyorsanız , elbette O'nun sevdiği tarzı yapacaksınız. O'nun sevdiği tarz ise; O'nun sevdiği zata benzemektir. O'na benzemek, bütün söz ve davranışlarında ona uymak demektir. Ne zaman ki, ona uyarsınız , işte o zaman Allah sizi sever. Eğer ona benzemez, uymaya çalışmazsanız, Allah'a gerçek sevginiz yok demektir."

Görüldüğü gibi Allah sevgisi  Rasûlullah'a (a.s.m.) uymaktan geçiyor. Cenab- ı Hakka iman eden elbette O'na itaat edecektir. O'na itaat yollarının en makbul, en doğru ve en kısası  Rasûlullah ' ın (a.s.m.) yaşadığı, takip ettiği ve gösterdiği yoldur.

Rasûlullah'ın yoluna, yaşayışına sünnet diyoruz. Sünnet-i seniyye denilince onun sözleri, davranışları ve başkalarının yapıp da onun hoş karşıladığı şeyler hatıra gelir.  Rasûlullah'ın (a.s.m.) sözlerine kavli, davranışlarına fiili, diğerlerine de takriri sünnet denir. Sünnetin yazılı şekli de hadistir. Hemen hemen eş manalı olarak kullanılırlar.

Sünnet ve hadis İslam'ın ana kaynaklarından biridir. Kur'an'dan sonra ilk sırayı alır, vahye dayanırlar.  Rasûlullah'ın (a.s.m.) Veda Hutbesi'ndeki, "Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlardan biri Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim, diğeri de sünnetimdir" ifadelerinde de bu gerçek anlatılmıştır.

O halde, sünneti Kur'ân'la birlikte ele almalı , ona Kur'an kadar muhtaç olduğumuzu unutmamalıyız. Kur' an bizim hem Rabbimize, hem de diğer insanlara karşı vazifelerimizi anlatmakta; inanç, ibadet, ahlak, fert, aile, toplum ve millet hayatıyla ilgili her hususa yer vermektedir. Şu var ki, bunları bir bütün ve esaslar halinde vermiş, zaman zaman kısa ve derin ifadeler kullanmıştır. İşte sünnet, o kısaca belirtilen derin, gizli, mecaz ve istiareli olarak anlatılan manaları açıklığa kavuşturmakta ve yorumlamaktadır. Onun içindir ki, Kur' an'ı ilk açıklayan müfessir,  Rasûlullah ' tır (a.s.m.). Peygamberlik vazifelerinden biri de zaten budur. Kur'an'da kısaca anlatılan beş vakit namaz, oruç ve zekat gibi ibadetlerdeki ayrıntıları bize  Rasûlullah (a.s.m.) anlatmıştır. Sahabller Kur'an'da açık bir hüküm bulamadıklarında veya anlaşılması güç bir meseleyle karşılaştıklarında Peygamberimize gelir, sorup öğrenirlerdi. Mesela bir gün, oruçlu bir Sahab1 unutarak yiyip içmiş, orucunun bozulup bozulmadığını öğrenmek için  Rasûlullah'a (a.s.m.) gelmişti. O da, "Bir kimse oruçluyken unutup da yer içerse, orucunu tutmaya devam etsin, tamamlasın. Çünkü ona Allah yedirmiş ve içirmiştir" buyurarak, orucunun bozulmadığını bildirmiştir. Bunun gibi namaz vakitlerinin ne zaman başlayacağı, nasıl kılınacakları, namazı bozan şeylerin neler olduğu gibi hususlara açıklık getiren, teferruatıyla gösteren, "Benden gördüğünüz gibi namaz kılın " buyuran ve bizzat gösteren Peygamberimiz (a.s.m.) olmuştur. Mesela Kur'an, bir ayetinde içkinin haram olduğunu bildirmiş , fakat teferruatına girmemiştir.  Rasûlullah (a.s.m.) ise, "Çoğu sarhoş eden şeyin, azı da haramdır", "Her sarhoş edici şey haramdır" gibi hadisleriyle bu meseleyi açık açık izah etmişlerdir. Bu ve bunlara benzer farz, helal, haram gibi birçok mesele vardır ki, Peygamberimiz (a.s.m.) tarafından belirlenmiş , açıklığa kavuşturulmuştur.

Aslında Kur' an'ı tebliğle vazifeli olan Rasul-i Ekrem (a.s.m.) bütün bu açıklamalarıyla, Kur'an'ı en iyi anlayan, onun sır ve inceliklerini en iyi kavrayan ve kavradığını da yaşayan birisi olduğunu ortaya koymuş oluyordu. Bu da onun Allah'ın elçisi olduğunun açık delili idi.

O halde bir şeyi  Rasûlullah söylüyor, emrediyor veya yasaklıyorsa , Müslümanlar için onun doğru , gerçek ve hak olduğu ve uyulması gerektiği hatırdan çıkarılmamalıdır. Çünkü o bütün bunları Allah'tan almakta, O'nun vahyiyle kavramakta, ona göre bildirmekte ve ona göre davranmaktadır.

Sünnetin bir kısmı vardır ki vacibdir, terk edilmez. Onlara uyma mecburiyeti vardır. Şefür olarak ifade edilen İslam'ın işaret ve sembolü olmuş sünnetler ise amme hukuku gibi toplumla ilgili ibadetlerdir. Kişisel farzlardan daha üstündürler. Riya söz konusu olmaz. Mutlaka yapılmalıdır (Ezan-ı Muhammedi gibi). Bir kısım sünnetler de vardır ki, nafile cinsindendir. Bunlar, ibadet ve adab olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Bunların yapılmasında büyük sevap vardır. Adabla ilgili sünnetlere uymamak, onların nurundan ve sevabından uzak kalmak, hak1k1 edepten istifade edememek demektir. İnsan mademki yaşayabilmek için yiyip içecek, alışveriş yapacak, yürüyecek, gezecek, yatıp kalkacaktır; bu sıradan adet ve hareketlerini  Rasûlullah'ın (a.s.m.) adab ve sünnetine uygun olarak yaptığı takdirde değer kazanır , sevaba dönüşür. Mesela, yemekten önce ve sonra ellerini yıkayan kimse bu hareketini, sünnet olduğunu düşünerek yaparsa, ibadete dönüştürür. Diyebiliriz ki, "sünnet-i seniyyeye ittibayı [uymayı] kendine adet eden, adatını [adetlerini] ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevapdar yapabilir." (Lem'alar, s. 102.) Evet, sünnet-i seniyyeye uyan kimse fani ömür dakikalarını ebedileştirir , sonsuz saadeti kazanır. Sünnet, her türlü güzellik, iyilik ve mükemmelliğin kaynağıdır. O bir ışıktır, iksirdir. "O sünnet, nur isteyenlere kafidir. Hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur." (Lem'alar, s. 112.)

Sünnetin hiçbir meselesi yoktur ki, birçok hikmetleri ve faydaları bulunmasın. O; aklın, ruhun, kalbin, tüm sosyal yara ve hastalıkların ilacıdır. Hakikat ışığıdır, hayat kaynağıdır.

"Sünnet-i seniyyenin meseleleri, hatta küçük adabları , gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli bir pusula gibi hadsiz zararlı , zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde"' dir. (Lem'alar, s. 103.)

"Sünnet-i seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın." (Lem'alar, s. 108.) Çünkü  Rasûlullah ' ı (a.s.m.) Allah terbiye etmiş, en güzel bir biçimde eğitmiş, edebin en güzelini ihsan etmiş, edeplendirmiş, edebin bütününü onda toplamıştır. Onun sünnetine uymayan kimse edebi terk etmiş olur. Edebi terk eden de Cenab-ı Hakk'ın lütfünden mahrum kalır, büyük zarar eder.

Sünnet-i seniyyeye titizlikle uymak kuvvetli bir imanın ifadesidir. Bilhassa islam'a ters düşen adet ve geleneklerin hakim olduğu ve büyük kitlelerin "yoldan çıktığı" günümüzde sünnete uymak daha büyük bir önem taşır ve kuvvetli bir imanı gerektirir. İnsanı, Allah ' ın sevdiği bir kul haline getirir.

Peygamberimiz böylelerini, "Kim ümmetimin bozulduğu bir zamanda sünnetime sarılırsa ona yüz şehit sevabı verilir" buyurarak müjdelemiştir. Elbette böyle bir zamanda sünnet-i seniyyenin küçük bir meselesini yerine getirme arzu ve iştiyakında olmak, başarabilmek bu mükafata sahip olmak demektir. Sünnet-i seniyyenin bütünü yapılamasa da, onları yapabilme şevki içerisine girme, en azından onlara taraftar olma lüzumuna ve faydalılığına inanmak imanın gereğidir. Neticesi ise büyük kar, kazanç ve saadettir. Eğer sünnet-i seniyyeye uymayan kimse bunu tembelliğinden dolayı yapıyorsa büyük zarar içerisindedir. Küçümserse büyük bir cinayet işlemiş olur. Yalanlayıcı sözler söylemek, tutum ve davranışlar içerisine girmek, tenkide kalkmak ise büyük bir sapıklıktır. Hayatının her anında bizim dünya ve ahiret mutluluğumuz için çırpınan o Yüce Peygamber'in yolundan yüz çevirmekten daha basiretsizce ve vefasızca bir davranış olur mu?

Batılı düşünürlerden Shebol'un, varlığıyla iftihar ettiği, "Onun getirdiği hakikatlere iki bin sene sonra bile ulaşabilsek, en mutlu insanlar olacağız" dediği; Bernard Shaw'un da, "Hz. Muhammed insanlığın kurtarıcısıdır. Kurtarıcılık namı ona verilmelidir" diye haykırdığı günümüzde, onun sünnetine sırt çevirmek, Müslümanlar için ne kadar büyük bir kayıptır. Onun varlığı , kainatın var olmasına sebep oldu. O dinlenildiği, örnek alındığı, yolundan gidildiği sürece de kainat ayakta kalacak ve ebedi saadete erişilebilecektir. Onun dinlenilmemesi demek, kainatın harap olması demektir ve harap da edilecektir.

Ne mutlu onun sünnet-i seniyyesine uyma azmi ve gayreti içinde olanlara!

Rasûlullah (a.s.m.) ve sünnet-i seniyye ile ilgili bu ön girişten sonra biraz da hadislerin bize gelişinden ve bir kısım teknik bilgilerden bahsedelim.

Hadisleri bizzat Peygamberimizden işiten Müslümanlara Sahabe diyoruz. Sahabeyi görenler Tabiin, onları görenler ise Tebe-i Tabiin adını alır.

Hadisleri  Rasûlullah'tan nakleden kimselere ise ravi denir. Rivayet ettikleri hadiste ise sened ve metin olmak üzere iki kısım bulunur. Sened, hadisteki ravilere, yani "Falan falandan ... o da  Rasûlullah'tan (a.s.m.) rivayet ederek bana dedi ki" diye_nakledilen kısma verilen isimdir. Ravilerin zincirleme olarak  Rasûlullah' a ait kısmı da metin adını alır.

Hadis alimlerinin en çok dikkat ettikleri husus sened olmuştur. Çünkü metin o ölçüde kuvvet kazanmaktadır. Ravilerin güvenilir, sözüne inanılır, hiçbir konuda yalan söylemeyen kimselerden olması aranır ve sonra rivayet ettikleri hadisler alınır. Sened ve isnad ilmi Müslümanlara muhsus ehemmiyetli bir özelliktir. Başka ümmetlerde bunu görmek mümkün değildir.

Eğer hadis  Rasûlullah'a (a.s.m.) varıncaya kadar şüphe ve tereddütten uzak, doğru ve güvenilir kimseler tarafından rivayet ediliyorsa, bu hadis "sahih hadis" adını alır. Doğruluk, adalet ve güvenilirlik açısından sağlam olduğu halde, ravilerden biri hafızaca zayıfsa bu hadise, "hasen hadis" denir. Bu özellikleri taşımayan hadisler ise, "zayıf hadis" lerdir. Zayıf hadis, yanlış hadis demek değildir. Sağlam ve doğru da olabilir. Hadis olmadığı halde " Rasûlullah böyle söyledi" diye ortaya atılan sözlere de mevzu hadis denir. Mevzu hadis her ne kadar  Rasûlullah'a (a.s.m.) ait olmasa da mana itibarıyla doğru olabilir. Bu tip sözler bazen uydurma olduğu halde bazen de bir büyüğe ait hikmetli bir söz olabilmektedir.

Alimler sahih ve hasen hadislerle amel ederler. Zayıf hadisler ise Hanefilere göre, bilhassa amellerin faziletleri yönüyle amel edilebilecek hadislerdir. Hatta başka bir hadis bulunmadığında ahkama ait meselelerde bile onlarla amel edilebilir. "Bu hadis tevatüren veya mütevatir yolla gelmiştir" şeklindeki ifadelerin manası ise, "yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir cemaatin naklettikleri hadis" manasına gelmektedir. Sahabller,  Rasûlullah'tan (a.s.m.) gördüklerini, işittiklerini öğrenmiş, hareketlerini aynen uygulama yoluna gitmiş , Tabiin de onlardan aynen alıp sonrakilere taşımışlardır. Birçok haber ve hadis bize bu yolla gelmiştir.

Hadislerin bize kadar gelişinde ilk halkayı Sahabller teşkil eder. İlk dönemde hadisler genellikle ezberlenmiş, az bir kısmı da yazılmıştır. Onları ezbere yönelten çok önemli bir sebep,  Rasûlullah ' ın (a.s.m.) Amr bin As (r.a.) gibi birkaç Sahab1 dışında yazılmasına müsaade etmemesiydi. Kur' an ile karıştırılabilir endişesiyle  Rasûlullah (a.s.m.) , genelde hadislerin yazılmasını yasaklamıştı. Bu ise Sahablleri ezbere yöneltmişti. Harika bir zeka ve hafızaya sahip hadis rivayet eden Sahab1lerin bütün meselesi Rasfilullah'ın hadislerini hafızalarına nakşetmekti.  Rasûlullah'ın (a.s.m.), harfleri dahi sayılacak derecede ağır ve tane tane konuşması, çoğu kere de anlaşılabilmesi için tekrarlaması, onların işini kolaylaştırmıştı. Hayatını  Rasûlullah'ın (a.s.m.) hadislerini öğrenmeye adayan Sahabller az değildi. Mesela unutma nedir bilmeyen Ebu Hüreyre (r.a.),  Rasûlullah'ın (a.s.m.) hususi dualarına mazhar olmuştu ve onun etrafında pervane gibi dolaşırdı. 800' den fazla ravi, ondan 5354 hadis rivayet etmişlerdir.

İlim öğrenme ve öğretmenin farz olduğunu bilen ve hadis öğrenmeyi Kur'an ilminden sonra ilk sırada gören Sahabller, Peygamberimizin (a.s.m.) sözlerini öğrenebilmek ve onları başkalarına öğretebilmek için gıpta ve takdire layık hareketler içerisine girmişlerdi. Mesela Hz. Ömer Medine' de, Ensardan komşusu Umeyye bin Zeyd'le nöbetleşe her gün  Rasûlullah ' ı (a.s.m.) dinlemeye gelir, hadislerini ezberlerdi. Bu, onlar için en büyük vazife, şeref ve zevkti.  Rasûlullah'ın (a.s.m.) vefatından sonra bile bir hadisi güvenilir bir kimseden bizzat dinleyebilmek için kilometrelerce yolu katetmeyi göze alır , bunu en büyük mutluluk sayarlardı. Eba Eyyube'l-Ensar1 (r.a.) bir hadisi  Rasûlullah'tan dinlemiş olan Hz. Ukbe'den (r.a.) bizzat dinleyebilmek için Medine'den kalkıp Mısır'a kadar gitmişti. Cabir bin Abdullah'ın da böyle bir hadis öğrenebilmek için Şam'a kadar gittiği rivayet edilir.

Bu imrenilesi davranış, Tabiin ve Tebe-i Tabiin dönemlerinde de devam etti. Şabi' ye , "Bunca ilmi nasıl elde ettin?" diye sorduklarında , "Diyar diyar dolaşmak, güvercin gibi sabretmek, karga gibi erken davranmak sayesinde" cevabını vermişti. Buharı (H. 194-256) Buhara'dan, Rey, Basra, Şam , Mekke, Medine ve Mısır'a kadar uzanan 16 sene süren uzun yolculuğunda 300 binden fazla hadis ezberlemiş , Sahih-i Buharı isimli eserini 600 bin hadis içerisinden derleyerek ortaya çıkarmıştı.

Gerek Sahabeyi ve gerekse sonrakileri hadis öğrenme ve öğretmeye sevk eden yine  Rasûlullah'ın hadisleri olmuştur. Hakikatlerin yaygınlaşmasını hedef alan Peygamberimiz, "Burada bulunanlar bulunmayanlara duyduklarını anlatsınlar. Olabilir ki, burada bulunan, sözümü daha iyi anlayan birine nakletmiş olur", "Allah benim sözümü belledikten sonra başkalarına aynen nakledenin yüzünü ağartsın" hadisleriyle ümmetine yol göstermişti. Bunun içindir ki, Ebu Zer (r.a.), "Kılıcı boynuma dayayıp keseceklerini söyleseler,  Rasûlullah'a (a.s.m.) ait bir şey biliyorsam, kılıç başımı kesinceye kadar onu söylemeye çalışırım" demiştir. O dönemlerde insanın değeri  Rasûlullah'ın (a.s.m.) hadislerini öğrendiği ve öğrettiği ölçüde artardı. Bu büyük bir mazhariyetti. Sahabe ve onları takip edenlerin dikkat ettikleri çok önemli bir husus da, hadisleri rivayet etmedeki titizlikleriydi.  Rasûlullah (a.s.m.) , "Kim bile bile benim söylemediğim bir şeyi söyledi derse. Cehennemdeki yerine hazırlansın" şeklindeki hadisleri kalbinde zerre kadar imanı olanı titretecek derecedeydi. Hele ki, iman bütün zerrelerine kadar işlemiş olan, doğruluk için canlarını veren Sahabller için bu ikaz daha çok titretici ve dikkat çekiciydi. Hz. Ali (r.a.), " Rasûlullah'tan (a.s.m.) yalan yere bir hadis rivôyet etmektense, gökten yere düşüp paramparça olmayı tercih ederim" demiştir. Yılandan, akrepten kaçar gibi yalandan,  Rasûlullah'a (a.s.m.) yalan isnad etmekten kaçan Sahabe, duydukları hadisleri tahkik etmeyi de ihmal etmemişlerdi. Hz. Ömer, bir gün bir hadis rivayet eden bir Sahabeye, "Bunu  Rasûlullah'tan (a.s.m.) duyduğuna dair bir şahidin var mı?" diye sormuş, "Yoksa vay başına geleceğe!" diye de ikaz etmiştir.

Bir gün Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.) , Hz. Ömer'in üç defa kapısını çalmış, selam vermiş, cevap verilmeyince de ayrılıp gitmişti. Geciktiği için kızıp gittiğini zanneden Hz. Ömer, bir adam gönderip çağırtmış, sebebini sormuştu. O da, " Rasûlullah (a.s.m.), 'Biriniz üç defa selam verip izin isteyip de cevap alamazsa geri dönsün' buyurduğunu işittim" diye cevap vermişti. Hz. Ömer gürleyerek, "Ya bu söylediğini ispatlarsın , ya da sana ne yapacağımı ben bilirim" demişti. Rengi kaçan Ebu Musa (r.a.) ashabın topluca bulunduğu yere gidip, içlerinde bu hadisi  Rasûlullah'tan işiten olup olmadığını sormuş, onlar da, "Evet, işittik" demişler ve içlerinden biriyle Ebu Musa'yı (r.a.) Hz. Ömer'in (r.a.) yanına göndermişlerdi. Durumu öğrenen Hz. Ömer (r.a.) , "Ben seni yalan söylüyorsun diye itham etmek istemedim. Önüne gelen kimseler  Rasûlullah'ın (a.s.m.) söylemediklerini söyleyebilirler diye korktum" demişti. Bu derece hassas olan Hz. Ömer'in (r.a.) diğer bir gün de Ebu Hüreyre'yi (r.a.) çağırıp, "Sen falanın evinde bizimle beraber miydin?" diye sormuş, o da, "Evet" diye cevap vermişti. "Çünkü o gün  Rasûlullah (a.s.m.). 'Kim bile bile bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın' buyurmuştu." Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), "Öyleyse" dedi. "Git, dilediğin kadar hadis rivayet et" demişti.

Rasûlullah'a (a.s.m.) ait her şey önemlidir. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Bunun şuurunda olan Sahabe, ona ait her şeyi hassasiyetle aktarmaya çalışmış , kendinden hiçbir şey katmamıştır. Zaten o günün atmosferinde her şey Allah ve Rasulü'nün rızasını araştırma çerçevesinde dönerdi. Allah ' ın gazabını gerektirecek her türlü davranıştan şiddetle kaçılırdı. Abdullah bin Mes'ud (r.a.)  Rasûlullah'tan (a.s.m.) bir hadis rivayet ettiğinde kendisini bir titreme alır, terlemeye başlar, damarları şişer, gözleri yaşla dolardı. Rivayeti bitirdiğinde de, " Rasûlullah böyle, buna benzer, buna yakın söyledi" demeden duramazdı.

Sahabller bu derece titiz davrandıklarına göre; acaba hadis rivayet edenler bu hadisleri  Rasûlullah'ın (a.s.m.) ağzından duydukları gibi aynen kelimesi kelimesine mi rivayet etmişlerdir? Her şeyden önce Sahabller hadisleri mümkün olduğu kadar ezberlemişlerdi. Tabii ki, herkes için harfi harfine ezberlemek mümkün değildi. Onun için bazı Sahabller  Rasûlullah'a (a.s.m.) gelmiş, hadisleri aynen rivayet etmede güçlük çektiklerini belirtmişlerdi.  Rasûlullah (a.s.m.) onları rahatlattı ve, "Manayı bozmadığınız, haramı helal, helali haram saymadığınız müddetçe hadisi mana olarak rivayet etmenizde bir sakınca yoktur" buyurdu. Bunun içindir ki, hadisleri manayı bozmamak ve değiştirmemek şartıyla başka dillere çevirmek de caiz görülmüştür.

Böylesine hassas ve  Rasûlullah'a (a.s.m.) bağlı Sahabe hakkında Allah, Kur'an'ında övücü ayetlere yer vermiş, Rasul-i Ekrem de (a.s.m.), "Ne mutlu beni görüp iman edene! Ne mutlu beni görüp iman edene!" buyurmuş, "Onlara dil uzatılmamasını, şanlarına gölge düşüren sözler söylenmemesini" emretmiş, "En hayırlı asrın kendi asrı olduğunu" bildirmiştir. Onları kötülemeyi yasaklayan, sevmeyi emreden birçok hadis vardır. Kur' an ve hadisin övgüsüne mazhar olan Sahab'iler hakkında Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaatin görüşü ittifakla, "Onlar doğrudurlar" şeklindedir. Hatlb-i Bağdadi, "Sahabe doğrudur' alidir" derken şu cümleleri de eklemeyi ihmal etmez: "Çünkü onların temizliğini, dürüstlüğünü Allah bildirmiştir.  Rasûlullah ' ın (a.s.m.) ashabından birisine kimin kem gözle baktığını görürsen, bil ki, o zındıktır. Çünkü Kur'an ve Peygamber'in (a.s.m.) getirdikleri haktır. Bunları bize tebliğ edenler ise Sahabilerdir."

Sahabllerin dürüstlüğü Tabiin ve Tebe-i Tabiin dönemlerinde de aranır olmuş, hadis ilminin en vazgeçilmez meseleleri arasında yerini almıştır. Her hadis rivayet edenden hadis almamış, güvenilirlik yanında daha başka özellikler de aramışlardır. Mesela Tabiinden olan İmam-ı Malik, hadis rivayet eden yetmiş kişiyle görüştüğünü , fakat hiçbirinden hadis almadığını kaydeder.

"Güvensiz miydiler?"

"Hayır" der, İmam-ı Malik. "Hepsi de hazine dahi teslim edilebilecek güvenilirlikte insanlardı. Ama bunların hiçbirinden hadis almadım. Çünkü bu işin ehli değillerdi. Ama İbn Şihab-ı Zühri memlekete gelince ondan hadis öğrenebilmek için kapısına koşar, üst üste yığılırdık."

Aynı titizlik, aynı hassasiyet, aynı duygu sonraki devirlerde de devam etti ve hadisler toplanarak kitaplar haline getirildi.

İlk hadisi toplayan kişi , Zühri {ölümü H. 124) oldu. İkinci Hicri asırda birçok hadis toplayanlara ras..tlandı. Bunların içerisinde İmam-ı Malik, Muvatta isimli eseriyle ilk sırayı almıştı. Hicri ikinci yüzyıldan sonra ise hadis toplamada farklı yol ve metotlara girildi. Daha önceleri hadislerle Sahabl sözleri aynı kitaplarda bir arada bulundurulurken, bu dönemde birbirlerinden ayırıldı. Müsned adı verilen hadis kitapları derlendi. Müsnedlerde Sahabi rivayetleri alfabetik veya daha başka bir tarzda ele alınıyordu. Mesela, Ebu Hüreyre (r.a.) ve İbn Abbas (r.a.) gibi Sahabllerin rivayet ettikleri hadisler bir araya toplanmıştı. Bu dalda en derli toplu eseri Ahmed bin Hanbel verdi. Müsned'inde 40 bin hadise yer vermiş ve bunları 750 bin hadis içerisinden seçmiştir . Kendisinin bir milyon hadisi ezbere bildiği rivayet edilir. Bu dönemde daha birçok ünlü hadis alimleri yetişti. Birçok Sahih hadis kitabı kaleme alındı. Buhar! (H. 194-256) ve Müslim'in (H. 204-261) Sahihleri bu dönemde ortaya çıktı ve Sahihayn adıyla anıldı. Buharı' de tekrarsız 4000, tekrarlı 7275, Müslim'in Sahihinde ise tekrarlar dışında 3033 hadis kaydedilmişti. Her iki hadis kitabında birlikte yer alan hadisler "müttefekun aleyh" adıyla zikredilirler. Bu iki sahih hadis kitabına , dönemin hadis alimlerinden Ebu Davud (H. 202-275), Tirmizl (H. 209-279), Nesel (H. 216-304) ve İbn Mace'nin (H. 209-273) Sünen'leri de eklendi. Bunlar, Buhar! ve Müslim'in Sahih' !erinden sonra yer alır ve hepsi birden "Kütüb-ü Sitte" adıyla anılırlar.

Hicri dördüncü asra kadar daha birçok ünlü hadis kitapları ortaya çıktı. Bu asırdan itibaren de ilk kaynak vasfındaki bütün eserlerden seçme, bölümlere ayrılmış eserler yazıldı.

Hadisle ilgili bu bilgilerden sonra, hadis ilminin tamamen bir ihtisas işi olduğunu, önüne gelen herkesin ileri geri konuşmaması, işi ehline bırakmakla yetinmesi gerektiğini belirtelim.

Bilvesile, hadislerin tespit, tercüme, tetkik ve tashihinde görev alan, çalışmanın mükemmel ve güzel hale gelmesini temin eden heyet mensubu mesai arkadaşlarım Mehmed Paksu, İhsan Atasoy, Zeki Sarıtoprak ve Kenan Demirtaş ' a teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Cenab-ı Hak kendilerinden ebeden razı olsun.

Eserin, okuyucuların istifadesine ve İlahi rızaya kavuşmamıza vesile olması en büyük dileğimizdir.

 

Kütübü Sitte'den Seçme Hadisler

 

Günün Hadisi>


Günün Kitabı

Günün Kitabı

Mevlid Kandili ve Peygamber Sevgisi

Kütübü Sitte'den Seçme Hadisler